Yarına hazır mıyız?
Kilisesiz yaşayabilir belki, ama dinsiz asla!”
Öte yandan, Rusya’nın en kesif haliyle ‘komünist Rusya’ olduğu; ateizm propagandasının devletin anayasal görevi, herhangi bir dine mensubiyetin ise fiilen yasak olduğu; dahası milyonlarca insanın sözkonusu ülkede bu uğurda öldürüldüğü bir zamanda, Bediüzzaman Said Nursî “Dinsiz bir millet yaşayamaz; Rus da dinsiz kalamaz” diyecek kadar sükûnetli ve rahattır.
Schumacher’in gözlemi ve Bediüzzaman’ın ondan onlarca sene önce dile getirdiği öngörü, elbette boş bir hayalin ve dar bir nazarın meyvesi değildir. Bilakis, bu öngörü ve bu vâkıa, hakikatini ve gücünü hilkatin aslından alır, fıtrattan alır. Madem ki kâinat başıboş değildir, kendiliğinden olmuş hiç değildir, madem ki kâinatın bir Yaratıcısı ve Mâliki vardır; ve o Hâlık-ı Zülcelâl kâinatı kendi mutlak cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca yaratmıştır; ve madem insan O’nun cemal ve kemâlini tanıyıp tanıttırma, bilip bildirme, görüp gösterme, sevip sevdirme potansiyelini en üst noktada taşıyan bir eşref mahluk olarak yaratılmıştır; o halde, insanın şerri, bâtılı, kizbi, küfrü içine sindirmesi ve ilelebet onunla yaşayıp onunla huzur ve sükûn bulması tanım gereği imkânsızdır. İman fıtratın lâzımıdır, küfür fıtrata zıttır. Öyleyse, insanlık geçici olarak küfre doğru saptırılabilir; ama kalıcı olarak küfürde tutulamaz. İnsanlık geçici olarak gaflette tutulabilir; ama kalıcı olarak gaflette boğdurulamaz. Öyleyse, din ve dinsizlik, iman ve küfür, hidayet ve dalâlet mücadelesinde küfrün ve şirkin kalıcı galebesi diye birşey asla mümkün değildir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin kabaca bu şekilde özetleyebildiğimiz ve her bir önermesinin isbatı Risale-i Nur‘da sağlam bir şekilde yapılmış bu genel hükmünü, yaşanan her çağa, her coğrafyaya, bu arada bugüne ve bu coğrafyaya uyarlamak elbette mümkün.
Bugün Türkiye’deki umumî tablodan görüldüğü kadarıyla, insanların dini olsa olsa ‘sıkıştıkları zaman kullanılan bir stepne’ olarak istimal ettikleri, yoksa hayatlarının bütününde dinin belirleyici olmadığı bir toplumsal yapı tasavvur ediliyor; ve bu yapının oluşturulması için lâzım gelen şartların tahakkukuna, buna engel görülen unsurların ise izalesine çalışılıyor. Üstelik bu çalışma, sadece bu ülkede değil, İslâm coğrafyasının başka parçalarında da yürütülüyor.
Bunun hepten başarılı olacağını söylemek ne kadar imkânsız ise, hepten başarısız olacağını söylemek de o kadar zor. Bir bütün olarak, kendisini İslâm ile tanımlayanlar, bir bakıma ‘ontolojik sağlamlık’ testinden geçmiş oluyorlar bugün… Elbette, ‘ontoloji’si sağlam olan, yani neye niye ve nasıl inandığını bilen, imanına kâinatı ve fıtratı şahit kılabilen, en azından selim bir kalb taşıyan insanlar bu testi şek ve şüphe istilasına uğramadan aşacak; dahası, ‘sağlamlığı test edilmiş’ olmanın emniyet ve huzuru içinde İslâm davasına daha sıkı ve sarsılmaz biçimde sarılacaklar. Ancak, zaten nefsinin lâçkalığına karşı vicdanının uyarıları karşısında bunalan ve de vicdanını susturamadığı için büsbütün yanlışa kaymayanlar, umumî ortamdaki bu ufunet yüzünden ihtimal ki tamamen nefsin esaretine doğru kayacaklar. Öte yandan, kalbinde nifak ve şirk nüveleri taşıyanlar eteklerindeki taşı, kalblerindeki pası artık dışa vuracaklar. Din ile dünya arasında bir ‘uzlaşma’ zemini arayan, bu arada şimdiye kadar ‘taklidî iman’la idare edip gelenler ise ‘taklidin kırılıp teslimin bozulduğu’ bir ortamda sarsılacak, bozulacak, hatta yıkılacaklar.
Kısa dönem için, vâkıa böyle gözüküyor. Zaten, bu sürecin bilfiil içindeyiz; ve bu dört grubun da varlığını rahatlıkla gözlemleyebilmekteyiz.
Şimdi, karamsarlık tohumları eken, ama gerçeği yansıttığından da emin olduğumuz bu tabloya bir de Schumacher’in sözü ve Bediüzzaman’ın tahlili ışığında bakalım: Bu lâdinî yaşama projesi başarıyla sonuçlanacak mı? Hayır. Çünkü bu, insanın tanımına aykırı. Çünkü bu, fıtrata aykırı… Bunu başarıyla sonuçlandırmak için, önce insanı insan olmaktan çıkarmak gerekiyor; ki bu da mümkün değil.
Dolayısıyla, insanların imandan, amel-i salihten, dindarâne bir hayattan çekinir kılınmasından, lâkin küfranî bir hayatı da fıtratlarına sindiremeyişinden kaynaklanan ‘kişisel bunalım’lar ve de umumî bir sosyal bunalım kapının eşiğine dayanıyor demektir.
Bugün ekilen tohumlar, yarın nice bunalımı, nice buhranı, nice açmazı gündeme taşıyacak. Gece ne kadar uzun ve karanlık ne kadar kesif olursa, aydınlığın ve nurun talipleri o kadar çoğalacak.
Peki, bırakalım bugün üç-beş kalbi mühürlenmişe, kalbi taştan da sertleşmişe cevap yetiştirmeyi; bugün ekilen tohumun cehennemî meyvelerinin sancısını yarın ruhunda taşıyacak ve Eliotvari “Bir kapı vardı açamıyordum/ Çıkıp gidemiyordum kafesten/ Cehennem ne ki zaten/ İnsanın kendi cehennem” diye kıvranıp duracak insanlara ne vereceğiz, nasıl vereceğiz?
Doğrunun doğru biçimde sunulabildiği takdirde muazzam bir aydınlığın önsözü olabilecek bu kişisel ve sosyal bunalımı karşılamaya ne kadar hazırız?
Bana kalırsa, Ay yeniden yarılsa yine imana gelmeyecek kadar aklı donuk, kalbi katı, nefsi küstah insanlarla zihnen fikren meşgul olmayı artık bırakmalı. Bediüzzaman Said Nursî’nin net biçimde söylediği üzere, bataklığı misk ü anber zannedeni kendi haline terkedip, yanlışlıkla veya yanıltılarak bataklığa düşmüş ‘aklı karışık’lara, ‘mütehayyir’lere uzanmalı. Bir büyük şefkat ve akılları ikna edecek incelikli bir hikmet ile donanıp öylece yaşamalı, öylece yazmalı, öylece konuşmalı.
Yarın, gelecekse, işte böyle gelecek.
Metin Karabaşoğlu – Risale Okumaları – 4
Yarına hazır mıyız?


